Varlığın uzak bir ihtimaldi. Yüzünü düşündüğümde yüzüm kızarıyordu. Şekilleri, biçimleri, insanları, hayvanları ve bitkileriyle bu dünya bir yanılsama gibi her sabah yüzüme yüzüme uyanıyordu. İçimi, içimde büyüyen bin çeşit rengi hep bir kenara bırakıp kalktım şehrine geldim. Umdum ki bana senin yüzünü gösterecekti. Geri kalanı öyküdür yolculuğun, ancak diyebilirim ki kaplumbağasız bir diğer Victoire daha bulduk dolaşırken anlatılmaya değecek, ben yüzümü tam da sana döndüm bulduğumuz yerdeki merdivenlerde. Aksi gibi tüm şehir de yüzünü bana dönmüştü. Baktım ben de; hem yüzüne, hem şehre. Şehrin Victoire parkında ben içimdekini gördüm, yüzüme doğru dönen şehir bana çok şeyler anlattı biz sessizliğimizi korurken. Hipilikten emekli olmamış ihtiyar bir baba ile onun yalınayak dolaşan çoçuğu-belki torunu- geçti birden önümüzden keyifli ve destursuz, tuhaf bazı enstrümanlar çalan adamlara birkaç parça bozukluk attılar, gittiler. Kalkalım mı dedin sen, kalkalım dedim. Parka sessizlik bastı. An ki fıskiyesiydi sonsuzluğun, keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Ayrıldığımızda, otele dönerken kaybolduğum bir arasokak harabesinde denk geldim sana asıl sormak istediğim soruya: Senin "şimdi" dediğin an aslında ne kadar sürüyor?