Bir gar sabahı
Yağmurun durmak bilmediği bir şubat sabahı saat altıyı beş geçe St. Jean Garı'ndayım. Dört saat sonra bir toplantım var, yol üç buçuk saat sürecek, sözümona hazırlanmak için toplantıya, çantama bir dünya kağıt kalem, bilgisayar falan koymuştum geceden. Oysa şimdi, çalışacağıma, saat 6:15'te St. Jean Garı'nın önünde evsiz barksız şarapçılarla vakit eğliyorum. SNCF işçileri grevdeymiş gene, tren geciktikçe gecikti. St. Jean Garı'na inen bulvarlardan birisi Victoire meydanına çıkıyordu. O bulvara baktım upuzun, garın kocaman ışıklarından sokağa yansıyan vücuduma sonra. Biliyordum ki, o bulvarın sonunda Bordeaux'nun en güzel, en mavi, en umutlu kapısı var. Bırakmıştım ya sözümona, bir uzun nefes daha çektim az evvel bir fukaradan çöplendiğim sigaradan. Cebimde metelik yoktu, pastanenin cezbedici manzarasındansa uzun uzun saate baktım o yüzden. Kocaman, kadranı durmaksızın dönüp duran bu bildik gar saatinin aslında herşeye benzediğini, insanın istedikten sonra bu saati inanılmaz çoşkulu bir karnavala bile benzetebileceğini idrak etmemden hemen sonra apaçık bir şekilde gözlerini gördüm saatin içinde. Çarşamba görüşürüz gene demiştin ayrılırken. Çarşamba ne denli uzak oysa, ben salı sabahı saat altı buçukta evsiz barksız şarapçıların ve polislerin cirit attığı bu sefil tren garındaki bu kocaman saate bakmaktayken.