Bilmezliğin sancısı üzerinden yürürdü tezgahlar. Tuhaf şeyler satarlardi, sattıkları kimsenin işine yaramaz nesnelerden üç beş kuruş girerdi girmezdi ceplerine. Ne kadar ayakta durabilirdi ki insan kullanılmış eski pantalon düğmeleri satarak. Sonrasında, dahası sırasında pazar halinin, ucuz şaraplar içerlerdi tezgahlarının arkasında. Sarhoş olup, beyni devre dışı bırakmak bir çareydi yoksulluğa. Hemfikirdim, oturup şarap içtim beraber. İnsanlar, tuhaftılar tezgahın arkasından baktığınızda. Enteresan isteklerle geliyorlardı sürekli. Kimisi gelip eski fotoğrafınız var mı satılık diyordu, ama hani gerçekten bir anısı olan. Kim bitpazarından ölmüşlerin anısını almak ister ki diyordum oturduğum yerden. Kimisi de; diyordu ki "biliyor musunuz aradığım şey, gerçekten eski, içinde bir takım hatıralar saklayan bir kahve takımı". insanlar ölü yiyici gibiydiler bu pazarda. Umurlarında bile değildi yaşanmışlık. Oysa benim aklımda idi tüm olan biten. Anım yoktu pek içinde fenalık içeren amenna ama bir olasılık olarak vardı geçmişimdeki fenalıklar. Sonra düşündüm ki geçmişi umursamamak belki geçmişte yapılmış planlı programlı fenalığının olması ile alakalı. İçim rahat benim, hem kendi geçmişimi, hem de bu pazarda silinip gitmekte olan bilcümle geçmişi umursuyorum. Ancak kötülüğün yokluğu iyileri de götürüyor toplamda. Kötülük gerekli birşey. Neyse ben ben olayım, artık üzmeyeyim insanları derken, gömülmüş kalmıştım önümdeki şaraba ve bu ölüyiyicilerin fink attığı bit pazarına. Bir ara "combien ça coute" diye sordu bana yaşlı bir ölü yiyici. "vingt euro madame" dedim içtiğim şaraba hürmeten. Bakıp biraz daha nuhunebiden kalma çay fincanına yerine bıraktı madam. Aklıma bir dize takıldı sonra durup dururken, hiç kuş vurmamış olsam da ömrümde, içim acıdı: "çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen... "