Ne naifmişim meğer son zamanlarda. Sanıyordum ki ben bir şiir yazacaktım, sonra herşey güllük gülistanlık. Misal, kalkıp bir akşam bir dünya deniz böceğini güle oynaya yedik diye bir lokantada her şey yoluna girecekti aklımca.

O denli güzeldin ki sen, yetmiyordu ilk kez kelimelerim anlatmaya olanı biteni. Ben alışmıştım hep yoklukları anlatmaya, oysa ilk kez herşeyim tam gibiydi. Sonra dedim ya yetmedi kelimelerim, yüzüm yetmedi, ellerim yetmedi. Hiçbirşey yetmedi olanı biteni layıkı ile yaşamama, alışmadık götte don durmazdı. Yüzün gitti, sonra ellerin, kelimeler hep daha sonra. Sonunda halihazırda alışkanlığım olan yalnızlığımdan da oldum. Sen yokken iyiydi gene, ne bir umudum vardı ne bir sebebim ama alışmıştım buna. İnsan önce boşluğa alışıp sonra bir neden bulunca yaşamaya, tekrar dönemiyor aynı boşluğa.

Kelime ile başladı ya herşey, kelime ile bitmiyor. Sert bitiyor, ani bitiyor, fiziki bitiyor; yer yok hiçbir metafora, sözcüğe, şakaya hiçbir aşkın bitiminde. Yine de sonra sonra kelime ile anlatmaya çalışıyorsun olanı biteni beceremesen de, eğer sağ kaldıysan. Anlatmak iyi geliyor, anlatmak için kimsen yoksa yazmak daha da iyi geliyor. Ama anlıyor ki insan yetmiyor hiç bir sözcük, kıyametin sonrasını anlatmaya. Akabinde başlıyor beynin alkolle işleyen sevimsiz günleri. Mutsuzlukla baş etmenin bir ve beter yolu, daha büyük mutsuzluklar yaratmak. Yeni mutsuzluklar yaratmanın kolay yolu, bilinci devreden çıkartmak. Fakat yetmiyor yoksunluğunda. Bir büyük tufan olsa, yer kalmasa hiçbir sözcüğe, belki o zaman.