2008 yılının o akşamında kim karar verebilirdi ki hangi yolun daha doğru olduğuna. Hep biraz daha zamana ihtiyacımız vardı o vakitler, sanki hep çok zamanımız olacakmış gibi. Ertesi gün sinirlenip bir trene atlayıp Berlin'e gideceğimi, hayatımda ilk kez bir şehre yeni yetme genç kız gibi aşık olacağımı nerden bilebilirdim ki o akşamüstü Prag'da, astronomik saatin hemen altındaki meydanda oturmuş dinlenirken. Şeyler, yaşanmayı hak etmek için devinim bekliyorlar. Devinmekten yorulduğumuz zamanlarda ise sanki çok mühimmişler gibi davranıyorlar. Eninde sonunda vardığım nokta ise: şimdi, tam şu saatte ben Berlin'de olmalıydım, bir başka yerde değil. Kötü müydü geçen günüm, zinhar hayır. Çalıştım, kitap okudum, patlıcanlı kıymalı, pirinçli değişik bir yemek yapıp yedim bir dostumla. İçtim sonra. Hem epey içtim. Ama gerçek, yalnız kaldığım zamanlarda çıkıyordu ortalığa, korkağın tekiydi: Hep yalnız başıma iken yakalamaya çalışıyordu beni. Tıpkı 2008 yılının o akşamında düşündüğüm gibiydi herşey, bir kenara çekip beni anlattığına göre. Yürüyüp, en yakın istasyondan bilet alıp ilk trenle kalkıp gitmeliydim Berlin'e. Aklım dışında herşeyi yitirmeliydim ona kalırsa ama o da farkındaydı: "en büyük hazinemiz aklımızdır" bizim, o yüzden de aklımız diri kalmalıydı her koşul altında.