Bu sabah uyandım, bütün hevesim düzene girmeyen el kadar odamı temizlemek, birkaç kadeh birşeyler içip sonra uykuya dalmaktı. Çeri çöpü toplamaya başladım ama temizlik için bir dünya noksan vardı, çaresiz kalktım markete gittim. Market yolunda kızgınlık vardı üzerimde, nereden geldiğini bilmediğim, önüme gelene surat astım. Birkaç paket "endive" aldım marketten, limonla pek güzel gidiyor, biraz salatalık malzeme, mantar, et filan. Sonra adetim olmamasına rağmen biraz elmayla portakal. Haber geldi derken, pürtelaş çıktım marketten. Kaplumbağalara vardım koşa koşa, içimde bir dünya kuşku. Elimi koydum ihtiyar kaplumbağanın kafasına bekledim birşey der diye. Bekledim, geldin. Gözüm daha da bozuk bordeaux'ya geldiğimden beri, göremiyorum aslında uzakları. Ama her ne varsa senin üstünde, ben kaplumbağalara yakın dururken bile, onca mesafeden, senin evinden çıkışını görüyorum. Kapını kilitlemeni, şöyle bir etrafa bakmanı, yolun karşısına geçişini, gri paltonu, yüzünü. Bunları alabildiğine uzaktan, st. abuen kahvesindeki lüzumsuz kalabalığın üzerinden görüyorum. Yüzünle birlikte herşey de geri geliyor. Geldiğimden beri asabımı bozan, bağırıp çağıran bebek, şirinlik muskası oluyor birden, gülümsüyorum, susuyor. Beklediğim süre boyu benden sigara isteyen şarapçıya cebimdeki pakedi veriyorum, gülüyor, gülüyorum. Sen beliriyorsun yamacımda biz gülerken, yürüyoruz, şehrin bütün azizleri el pençe divan etrafımızda. St. catherine'den geçip gidiyoruz, st. michel'deki kalabalığa bakıyoruz. St. pierre'de bir kahvede, sahte plastik bir ağacın yamacında oturup soluklanalım diyoruz. Konuşuyoruz kahvelerimizi beklerken; tesadüflerden, yalancılardan, korkudan, gelecekten ve diğer şeylerden. Sonra birden bire şehrin en güzel sokağı düşüyor aklımıza, kalkıp Notre Dame yollarına düşüyoruz, Garonne nehri iştahlı bir çamur yığını gibi yamacımızda akıyor sen neden bu şehri sevdiğini anlatırken. Notre Dame sokağında herşey var, bir italyan kasap, bir yunan balıkçı. Fırından birkaç kurabiye alıp yürümeye devam ediyoruz ki müzeler başlıyor sağlı sollu. Döne dolaşa yıldızlı gecelere geliyor konu, New York'tan, Paris'ten, Londra'dan, Amsterdam'dan, bilcümle şehirden; çalınmışlıktan, yüzlerin yitip gitmesinden, yitip gitmenin aslında ne güzel olmasından bahsederken, bordeaux şehrinin olağan tuhaflıkları ile karşılaşıyoruz, yanımızdan arabaya benzer bir bisiklet geçiyor, geriye doğru yürüyen bir çift, yüzümüze kitlenmiş bir bebek. Çanlar ertesi güne ait bayram için delirmiş gibi çalarken, kaplumbağaların yanına dönüyoruz. Yüzüne bakıyorum, yüzüme bakıyorsun. Kendi yıldızlı gecelerimizde birbirimizi düşünmeye dağılıyoruz sonra. Hakkımız bizim ama anladığım, provence'de bir yerlerde varolduğu muhakkak bir "yıldızlı gece"ye birlikte bakıp, akabinde ölmek. Zaman sonlu ve de anlamsız yavrum, an ise kocaman ve sonsuz...