Yok, o sıralar çok içiyordum. İşte birikmiş bir bıkkınlığın getirisi belki, işimden de istifa etmiştim. Herkes diyordu ki bir sonraki işini bulsaydın keşke önce. Oysa herkes bilir ama söylemez ki hiç de öyle yürümez şeyler. İlk önce gideceğinden emin olmak gerekir, sonrasında zaten gidilecek yol zati kendiliğinden çiziliverir. Ben de öyle yaptım. İyi mi yaptım kötü mü yaptım diye sorgulamaya bile başlayamadan daha bir de öğrendim ki boş yere kürek çekiyormuşum meğer. Hayat bu, olur mu olur!

Hem birdenbire olur olmaması gerekenlerin tümü ve hepsinin de aynı vakte denk gelesi vardır. İçime bir karanlık düşer gibi oldu. Tuttum o karanlığı, üstüme eşofman yapıp evime sığındım. Çok çok karşıdaki tekel bayisine uğruyordum o zamanlar sabahları sigara almaya, bazen de akşamüstleri içki. Koca bir karanlığın içinde tam 168 gün yaşadım. Birdenbire bir akşam, artık ne çöreklendiyse içime, onca vakit boyunca resmiyle mutlu olduğum aktristin fotoğrafını tuttum sahibine verdim. Sonra, sanki Fransızca bilirmiş gibi, sanki ben çevirmeyi denemesem eksik kalacakmış gibi, Verlaine anlamaya evime döndüm. Daha ne yapsam daha iyi olabilirdi ki zaten:

"Dursuz duraksız hep aynı garip düşü görürüm ben,
O kadını işte,
sanki bir bıçak göğsüme saplıymış gibi beni uyandıran geceleri.
Hani beni seven ve anlayan o kadının rüyasını,
çünkü beni (bir tek) o anlar"