Victoire meydanında tramvay durağındayım. Vakit neredeyse gece yarısı. Dolunay olmasına ramak kalmış bir ay kimbilir ne zamandan kalma bir şehir kapısının üzerinden batıyor. Etrafım her cins insanla dolu. Lüks bir lokantadan çıkmış takım elbiseli bir dallama ile gelene geçene sürekli "voulez-vous" diye tekrarlayıp duran dişsiz arap torbacı bir de gözünden alabildiğine sıkıntı akan üzgün yüzlü bir kızcağız benimle aynı noktada bekliyor tramvayı. Geri kalan tarafta ayakta duracak hali kalmamış üç beş zurna genç, bu gençlere bakıp hem gülen hem çekinen bir grup kadın ve sonrasında artarak çoğalan bir ne yaptığını bilmezler güruhu görüyorum. İçmiyim artık dediğim halde bir sigara daha sarıyorum daha 8 dakika olduğunu görüp tramvayın gelişine. Sigaramı yaktığımda etraf gidip kaplumbağalar yanaşıyor gözüme. Şehrin şimdiki tek geliri olan bağlara - evvelden köle tüccarı imiş bu şehir, etkisi halen sezilebilir insanların snobluğunda- düşman kaplumbağaların heykelini dikmek orta yere aferinlik bir şey aslen. Kaplumbağanın düşmanlığı da öyle biz insanlarınki gibi değil hani yanlış anlaşılmasın. Hayvancıklar ekmeklerinin derdinde. Üzüm yaprağı gibi lezzetli şey mi var şu hayatta hele ki kaplumbağa isen. Neyse işte, vaktiyle koymuşlar o kaplumbağaları malum meydanın ortasına, sonra da birkaç zaman evvel hemen yanına uzun koyu pembe/bordo renkli bir direk dikmişler. Bu direk de renginden mütevellit bir kırmızı şarap şişesi. İşte bu sözümona şişe olan direk ile kaplumbağaların ortasında ne çok bekledim ben seni. Şimdi diyorsun ya alıştım, bir mekanizmam var sana karşı; o mekanizmayı duman edecek denli tanıyorum seni ben aslında. Şimdi bu sigarayı bitirip, tramvaya binip gideceğim. Muhtemeldir, üç vakte kadar bu şehri de terkedeceğim. Ama senin odanda büyülerle boyanmış bir kaplumbağa ile bir ufak taksi hep duracak. Benim aklım değişecek, belki şehrim, ülkem bakarsın dünyam değişecek. O kaplumbağa ile taksi duracak. Ne olduklarını unutacaksın, nereden geldiklerini. Her kallavi temizlikte atılacaklar arasına koyup nedensiz bir şekilde kıyamayacaksın onlara. Çünkü henüz idrakinde olmasan da bir gün anlayacağını sandığın bir şeyi anımsatıyor olacak bu ikisi. Ne olduklarını anlamaya karar verdiğin gün bir kahve yapacaksın kendine. Bardağındaki kedilere bakınca hatırlayacaksın. Herkes bilmez ama sen iyi bilirsin ki İstanbul'un kedileri ve kuşları kişiye insan olduğunu anımsatır. Şeylerin hiçbir vakit yapılmak zorunda olmadığını; yaşamımızın ve hayattan umduklarımızın şu sefil dünyanın zorlamasıyla vuku bulan deli gömlekleri değil de bize asıl ruhumuzu veren şeyler olduğunu bize ancak istanbul'un kedileri bir de kuşları hatırlatır. Kedileri görünce, kaplumbağaları da anlayacaksın. Benim şimdi sigaramı söndürüp son bir kez baktığım kaplumbağalara gidip de birşeyler anlatmaya kalkışır mısın bilemem. Bundan sonrası çünkü artık benim öyküme dahil değil. Sigarami attım yola, gelen son tramvaya atladım, takım elbiseliyi, dişsiz arap torbacıyı, üzgün bakışlı kızı da alıp gittim.