Az ruh hali görmedim tanıdık bu filmi izleyince. Şükür pek sakar değilim Sellers'ın oynadığı karakter kadar ama o dışlanmışlığı az hissetmedim kendini elit sayan muhtelif masalarda. Şimdi geriye doğru bakınca, görüyorum ki iyi niyeti anlamamaya mahkum böylesi köşelerde geçmiş hayat işte öyle ya da böyle, demek uzak durmak lazım artık bundan kelli. Ben filme bakarken gökyüzü çığırından çıkmış bu arada, ne güzel olmuş. Göğe baktım ben de böyle güzel olunca, gördüğüm gök ayan beyan hatırlattı ki Haziran ayını yarılamışım bile. Demek tasımı tarağımı toplayıp yeniden başlatmama kendimi hepi topu bir buçuk ay kalmış. Gene saçlarını topluyor son günlerde, hem gülüyor sürekli. Gülerken de yüzüme bakıyor, ben mümkün mertebe göğe bakıyorum öyle zamanlarda. Göğe bakamadığım zamanlarda da ne vakit bitecek bu grev diyorum mesela yahut bugün kimi maçı var, anlamsızlaşıyorum eşdeyişle.
Her yer futbolcu forması giymiş adamlar ve kadınlarla dolu şehirde. Çöpler toplanmıyor, tramvaylar çalışmıyor. İçimdeki hevesin gitmesinden belki kalkıp bir yere yürüyerek ya da bisikletle gidecek mecalim de yok. İşin kötüsü yüzüne bakamama lüksüm de yok gibi geliyor, neyleyeyim, sessizce ekliyorum grevdeki işçilerin arasına kendimi bildiğim yolda.
The party
"iyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. ilk defa komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. böyle bir insan ne yapabilir? ya bütün hayatınca, kendinin ne olduğunu bildiği için hiç kıpırdamadan, tırnağını bile oynatmadan bir köşede oturur; ya da -peter sellers- gibi bir kere başlayınca tutamaz kendini artık. peki bu adam ne yapsın? benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı? sonunda tabii, bir kız çıkıyor ve onun kalbini alıyor. efendim? filmin bitişi böyle.." O.A. Günlükler