Pazar yerine çay içmeye gittik sabah uyandığımızda. Birer simit aldık, naneli ve fena halde şekerli birer çay söyledik. Çayını bitirdikten sonra sen koca katedrale, katedralin önünde kurulu pazarın onca gürültüsüne inat yumup gözlerini uyudun. Uykunu izledim. Pazarı izledim. Katedrali izledim. Sanki tüm bu curcuna sen huzur içinde uyuyasın diye vardı. Uyudun ,uyandın. Biz de yürüdük. Victor Hugo sokağından geçtik, geçerken sağlı sollu göçmen dükkanları vardı etrafta. Güneşli ama ayazdı o gün, sen bir Arap marketine dalıp bir eşarp alıp çıktın bu ne soğuk ne güneşli ne güvenilmez hava diyerek. Keşke sırf o eşarbı sarıp kafana nasıl oldu diye sorduğun için sevseydim seni. O ayazın altında olanca akşamdan kalmalığımızla yürümeye devam ettik sokak boyunca, ben bi sigara yaktım ışıklara geldiğimizde. Pazar kurulmuştu şehir meydanında, birden iyi bir fikir gibi geldi, kalktık pazara gittik. Kalabalık, anlamsız bir dünya incik boncuk arasında boğulduk önce, sonra şansımıza iki solukluk bir yer bulup pazar yerinde birer kadeh sıcak şarap içtik. O şarabı içerken anladım yine ki yüzüne baktığım zaman dünya yeni bir hal kazanıyordu. Yüzüne baktığım zaman yüzün değişiyordu. Yüzün dünyam olmuştu, henüz dünya bunu bilmiyordu. Tek bir müşterisi bile olmayan bir lokantaya girdik pazardan çıkınca, alabildiğine ara bir sokağında Victoire meydanının. Kocaman gözleri olan ihtiyar bir zenci kadın ne yiyeceksiniz dedi bize. Birşeyler sipariş edip bekledik. Beklerken anlattı, Senagalli imiş, siparişlerimiz pişerken bize Senagali anlattı. Bilmediğim dillere bir yenisini daha ekleyerek kendi dilinde teşekkür etmeyi öğretti. Ne mutlu ki öğrenmeye açtık. Yemeklerimizi yedik, Senegalin bilinmez bir şivesinde teşekkür edip kadına, kalktık mekandan. İçimde uzun bir kahır hasıl oldu benim tam da kaplumbağaya vardığımızda, belki bütün bu şeyler, şeyler, şeyler arasında.